ERTAN KESKİNSOY'DAN

Hasankeyf'in Geleceği ve Bankalarla İmtihanımız

Hasankeyf'i yok etmeye kalkışanlar ile onları savunanlar arasında süregi- den savaş, Calut ile Davud'un savaşını andırıyor. Birinin elinde sermaye, medya ve siyasetin tüm olanakları var, diğerinin elindeyse eylemcilikten ve alternatif medyadan gelen güç. "Diğeri"nin mücadelesinin kazandığı mevzilere bir göz atalım...

Ankara - Express
26 Şubat 2011, Cumartesi

25 Ocak tarihli yazısında, Milliyet yazarı Mehveş Evin, Akbank ve Garanti Ban­kası'nın Hasankeyf'in yok edilmesine yönelik katkılarından ötürü, iki maddelik bir manifes­to yayınladı:

"1. Akbank ve Garanti'nin kültür-sanat-spor etkinliklerine katılmayacağım.

2. Ne açtıkları serginin ne de sponsoru ol­dukları takım, konser ya da 'yeşil' etkinliğin tanıtımını yapacağım."

Evin için küçük bir adım, çünkü gazetenin "hafif' eki Cadde'de olsa dahi Hasankeyf ko­nusunu aylardır işleyen bir yazar kendisi. An­cak anaakım medya için bu adım büyük mü büyük. Bankaların, büyük kuruluşların, rek­lam pastasının kremasını oluşturanların açık açık, isim verilerek eleştirilmesi, hatta kendile­rine karşı boykot ilanında bulunulması, alış­kın olduğumuz manzaralar değil. Daha Tem­muz ayında Express'te yayınlanan söyleşisin­de şunları söylüyordu Doğa Derneği Başkanı Güven Eken:

"Şu anda tüm medya üç maymunu oynuyor. Geçtiğimiz günlerde Garanti Bankası'nın Genel Müdürlük binası önünde basın açıklaması yapmaya çalıştık. Güvenlik elemanları zor kullanarak elimiz­deki dövizleri almaya çalıştı. Tüm ajanslar, medya oradaydı. Ertesi gün en ufak bir haber dahi yayın­lanmadı. Sorduğumuzda kişisel ilişkilerimiz saye­sinde işin boyutlarını öğreniyoruz. Bu aslında o ha­beri yapan arkadaşları aşan bir boyut. Bildiğiniz gi­bi, Garanti Bankası ve Akbank Türkiye'nin en bü­yük reklam verenleri; medya kurumları bunlardan ciddi bir gelir elde ediyor. Durum böyle olunca, ha­berleri yapan arkadaşlar gayet iyi niyetli ve istekli olmalarına rağmen, haberlerin yapılması engelleni­yor. Hatta bazı haberlerin son anda farkedilip say­falardan çıkarıldığını bile duyduk."

Söz konusu eylem, geçtiğimiz yılın başın­da, ocak ayının sonunda yapılmıştı. Eylemi milât alıp son bir yıla bakalım: Neler değişti de haberi sayfasına sokmaktan imtina eden gaze­teler, köşe yazarlarına müdahale etmekten çe­kinir hale geldi. *

Sürdürülebilir sirkat

Birkaç ay boyunca anaakım medyada yoğun sansür devam etti. Nisan'a kadar ambargoyu delmek kolay olmadı. 2 Nisan'da, Boğaziçi Üniversitesi'nin 11 öğretim üyesinin Ilısu Ba­rajı inşaatının durdurulması için yaptığı bir çağrıda zikrettiği banka isimleri, anaakım medyanın haberlerine sızdı. 15 Nisan'da ise, mızrak ile çuvalı yan yana koymayı akıl eden Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sa­bancı Dinçer, kaleme aldıkları "sürdürülebilir­lik" raporunu basına anlatırken, Ilısu konu­sunda sessizliğini bozdu:

"Bankalar kredi verirken, projenin içeriğinin ekonomi dışında ne gibi sonuçlar doğuracağım bile­mezler, ihtisas konulan da değildir. Bundan sonra biz, kredi verirken, krediyi kullanacak yatırımın çevre için uygun olup olmadığını da göz önünde tutacağız. Sadece ekonomik değil, çevreyi de göz önünde tutarak, çevreye zararı varsa kredi verme­yeceğiz. Ilısu benzeri örnekleri artık bizde göremez­siniz. (...) Ilısu, devletin projesi; sonuçta, başlamış bir proje. Muhatabımız, Hazine. Bize, çevre ile ilgi­li kısımları halledeceklerini söylüyorlar." (Radikal, Funda Özkan, 16 Nisan 2010)

Konumuz Sabancı ailesinin en entelektüel, en toplumsal isminin şecaat arzederken söyle­diği sirkat değil -öyle olsaydı, şu ilk cümlede­ki açık pişkinlik hakkında söylenecek çok şey vardı. Ancak konumuz, bu hesabı vermeye iten nedenler.

Funda Özkan, bir hafta sonraki yazısında Doğa Derneği'ne yanıt hakkı vererek anaakım medyadan çok şey beklemeyen bizleri ters kö­şeye yatırmıştı. Eken'in yanıtının sonuna şöy­le bir paragraf ekleyerek rengini belli etmişti Özkan:

"Ilısu Barajı'nın kültür ve doğayla ilgili ulusla­rarası standartları sağlamadığı, uluslararası ba­ğımsız bir bilimsel komisyon tarafından 2009 yılın­da belgelenmişti. Komisyon, Ilısu Barajı ile ilgili 150'yi aşkın kriterin hemen hiçbirinin yerine geti­rilemeyeceğini ortaya koymuştu. Bu rapor üzerine, Avrupa ülkeleri, Almanya, İsviçre ve Avusturya, Temmuz 2009'da Ilısu projesinden geri dönüşsüz olarak çekildi ve kredi desteğini iptal etti. Karar sı­rası Akbank'ta ve tabii ki Garanti Bankasında..."

Sorumuzu yineleyelim: Total sansür orta­mından Sabancı Dinçer'i kısmen günah çıkar­maya iten, Özkan'ın da kroşesini savurmaktan çekinmediği ortama nasıl gelinmişti?

Alternatif medya yaratmak

Türkiye, Facebook kullanıcı sayısında dünya­da dördüncü. Memlekette 31 Ocak 2011 itiba­riyle 25.4 milyon Facebook üyesi var! (www.checkfacebook.com) Bu sayıyı ilk onda­ki ülkeler arasında ülke nüfusuna oranladığı­nızda, sıralama şöyle değişiyor: ABD ve Kana­da (yüzde 47), İngiltere (yüzde 45), Türkiye (yüzde 34), Fransa (yüzde 30) ve İtalya (yüzde ; 29.7). Bir diğer deyişle, güzide ülkemiz Face­book kullanıcılık oranında dünya sıralamasın­da ilk ondaki iki gelişmiş ülkeyi solluyor.

Bu oranın önemli bir bölümünün "içeriksiz kullanıcı" olduğunu tahmin etmek için münec­cim olmaya gerek yok, ancak "kalan sağlar" da az değil. Örneğin Doğa Derneği'ni "beğenen" kullanıcı sayısı, aynı gün itibariyle 23.356 idi. Bu, Facebook'a eklediğiniz her haberin, yükle­diğiniz her dosyanın, yaptığınız her güncelle­menin bu sayıda insanın hesabına bilgi olarak gönderilmesi demek. Doğa Derneği, bir moda markası ya da bir tüketim nesnesi olmadığına göre, sayfasına üye olanların önemli bir bölü­münün bu güncellemelere göz gezdirdiğini varsayarsak, anaakım medyadaki sansürün alternatifi karşımıza çıkar. Yeter ki birileri bu mecrayı doğru düzgün kullanmasını bilsin.

Micah White, 2010 Ağustos'unda The Guardian'a yazdığı yazıda, eylemciliğin bilgisayar ağları üzerinden bir-iki fare kliğiyle edinilen bir sıfat olmasına itirazım kuvvetlice dile geti­riyordu. İki ay sonra aynı argümanı, New Yorker'a yazdığı bir yazıda, Malcolm Gladwell di­le getirirken şu gerekçeyi öne sürüyordu: "Sos­yal medya adını verdiğimiz Twitter, Facebook vb. platformlar zayıf bağlar üzerine kurulu. Oysa gerçek bir toplumsal dönüşüm, bu dönü­şümün olası aktörlerini belli bir risk altında bı­rakan, stratejik bir eylemcilik gerektirir. Bu tür bir eylemcilik ise, her zaman güçlü toplumsal bağlar ister."

Bu iki yazı, türevleri, yanıtları, uzunca bir süredir sanal âlemde tartışılıyor. Eylemciliğin ve eylemcilerin sanal âlemle imtihanı başka bir yazının konusu. Ancak şimdilik şunu söyle­mekle yetinelim: Doğa Derneği, sanal âlemi bilginin alternatif akışı için çok başarılı bir bi­çimde kullandı. Yalnızca sanal âlemi değil, di­ğer araçları da: Tarkan gibi popüler şahsiyetle­ri kampanya sürecinde yanına çekti, mesajını onlarla iletti.

Garanti ve Akbank'a alternatif reklamlar hazırlayıp kültür bozumuna güzide katkılarda bulundu. Ayrıca, Çevre Yan Bakanı Veysel Eroğlu'nun Allianoi konusundaki abuk çıkışı (anımsamayanlar için: Tarkan'a "burnu­nu sokmaması" çağrısında bulunmuş, hızını alamayıp gündemde kalmak için böyle numa­ralar çektiğini söylemişti), Doğa Derneği ve Hasankeyf konusunda kavga veren tüm diğer aktörlerin işine yaradı.

Hasar kontrolü

Sonunda, haklarındaki bilginin ortalığa saçıl­masını engelleyemeyen Akbank ve Garanti Bankası yetkilileri, hasar kontrolü için mevzu hakkındaki karartmayı kısmen kaldırmak zo­runda kaldılar.** Önce Akbank adına Suzan Sabancı Dinçer konuştu, sonra da Garanti'nin Genel Müdür Yardımcısı Nafiz Karadere: 26 Haziran 2010 tarihli, Kadife Şahin imzalı Milli­yet haberinin başlığı, "Garanti'nin Hasankeyf Pişmanlığı" idi. Karadere, şunları söylüyordu:

"Biz o krediyi tek başımıza vermedik. Yabancı bir konsorsiyum da vardı. Onlar yolun yarısında vazgeçtiler. Ondan sonra kredinin yarısından fazla­sı verildi. Baştaki kriterlere uyulmayacağı ortaya çık­tı. Uyulmayacağı da anlaşılınca çevreci baskıların da etkisiyle yabancılar çekildi. Şimdi, Türkiye'deki ban­kalarla yabancı bankaların durumu farklı. Keşke bu iş hiç olmasaydı. Biz bu işten dolayı üzgünüz. Ama hâlâ ümitle bekliyoruz. Hükümet doğru bir karar alacaktır. Hasankeyf'e zarar vermeden bu barajın başka şekilde yapımına çözüm bulacaktır."

Bu sözleri deşmeden olmaz. Sabancı Dinçer'in Ilısu'nun "devletin projesi" olduğunun altını çizmesi ile Karlıdere'nin Türkiye'deki bankalarla yabancı bankaların "fark"ından dem vurduğu sözlerini yan yana koyduğu­nuzda, olup biteni sezebiliyorsunuz: Birileri, Akbank ile Garanti'yi, ya havuç-sopa ya da yalnızca sopa ile kreditörlükten çekilmeme ko­nusunda "ikna etmişe" benziyor. Nitekim, Ak­bank Genel Müdürü Ziya Akkurt'un bu yılın başında basına verdiği demeçte söyledikleri de aynı minvalde:

"Hasankeyf konusunda krediyi özel kuruluşla­ra vermiyoruz. Hazine'ye veriyoruz. Bu konuda Garanti Bankası ile bize yapılan bazı ithamları hak­sız buluyorum. Ama bundan ders almadık mı? Al­dık. Burada kamuoyunun bankaları zorlarken dev­letin ilgili organlarını da zorlaması gerektiğine ina­nıyorum. Çünkü bizler sonuçta devletin verdiği, al­tına mührünü bastığı ÇED raporum göre hareket ediyoruz. Eğer bir kredinin içinde ÇED raporu var­sa, biz bu krediyi gönül rahatlığıyla veriyoruz. Eğer bunun kriterlerinde uygunluk yoksa, bence bunu il­gili mercilere yöneltip kriterlerin düzeltilmesini bekleyebiliriz."

Meali: "Devlet bizi zorlamasa, biz bu kre­diyi vermeye çok da hevesli değildik." Saban­cı ve Doğuş Holding'in ölçek ekonomisi bü­yük sektörlerdeki hevesleri yüzünden -özel­likle inşaat ve enerji- devletle iyi geçinmek zo­runda olduklarını biliyoruz. Bunu onlar da bi­liyor olmalı ki, ne verdikleri krediyi geri çeke­biliyorlar, ne de arkasında durabiliyorlar. Ak­sine, Akkurt'un sözlerinde görüleceği üzere, "Bizi niye sıkıştırıyorsunuz? Gidin, bizi buna zorlayan hükümetle uğraşın" diyorlar.

Yalnız, Akkurt'un olup bitenin ne kadar farkında olduğunu tüm vahametiyle gösteren bir sözü var, o da ÇED (Çevresel Etki Değer­lendirme) raporu varsa krediyi gönül rahatlı­ğıyla verdikleri: Hasankeyf projesinin ÇED ra­poru falan yok! Hatta yalnızca Hasankeyf'in değil: İki hafta önce Çevre Mühendisleri Odası'nın (ÇMO) başvurusu sayesinde Danıştay'ın yürütmesini durdurduğu 1993 tarihli bir yö­netmelik sağolsun, üçüncü köprü projesinin, Sinop ve Akkuyu Nükleer Santral planlarının da ÇED raporları yok.

Hükümetin bu karar karşısında üç seçeneği var. En zayıf olanı, ka­rara saygı duymak. Hukuka ve çevreye saygı söz konusu olunca AKP'nin karnesinin kırık­larla dolu olduğunu biliyoruz, o yüzden ümit­lenmek yersiz, ikinci olasılık, hükümetin ilişti­rilmiş bürokratların vé raportörlerin ümüğü­nü sıkarak alelacele olumlu ÇED raporları edinmesi, üçüncü seçenek ise Danıştay'm bu kararını takmaması. Neler olacağını önümüz­deki haftalarda hep birlikte gözlemleyeceğiz.

Davud ile Calut

Anaakım medyadaki sansürü alternatif med­yadaki bilgi akışını kullanarak anlamsız hale getirmek, hesap vermeleri gerektiğini Garanti ve Akbank'ın kafasına kakmak, önemli adım­lar. Ancak dünyanın en önemli kültürel varlık­larından birini yok etmeye niyetli, ekonominin musluklarının başında Deli Dumrulluk yapan, üstelik kamuoyu desteğini büyük bir sürpriz olmazsa cepte sayan, gözü dönmüş bir iktidar, kolay bir rakip değil. Üstelik bu rakip esip gür­lüyor. Çevre eylemcilerini teröristlere destek olmakla suçlayan, burun sokmama tehditleri­ni uluorta savuran bir Calut, karşımızdaki.

Doğruya doğru, AKP'nin ve klasik medyanın kitlesel gücü çok daha fazla. Ancak Doğa Derneği'nin yaratıcı kampanyası, iktidarın ve sermayenin gümbürtüsü karşısmda süreğen, bu yüzden yıldırıcı bir vızıltının da işe yaradı­ğını gösterdi, gösteriyor. Calut'u sapan ve ça­kıl taşlarıyla yenen Davud gibi. (EK/EKN)

* Solcu gazeteler dışında, bir gazetenin hakkını yemeyelim. Taraf gazetesi, olayın başından itibaren, Akbank ve Garanti'nin isimlerini telaffuz etmekten çekinmeyen, bununla da kalmayıp her iki bankayı doğrudan karşısına alan haberlere imza atan bir gazetecilik sergiledi.

** Akbank ve Garanti'nin adı öne çıksa da, kreditörlüğünü kabul eden bir banka daha var: TMSF'nin elinde olduğu için hükümete göbekten bağlı Halkbank. Banka, umutsuz vaka olduğu için radarın dışında kalıyor, ama not edip adını anmak icap eder.

Bu yazı aylık Express Dergisi'nin Şubat sayısından (sayı 117) alınmıştır.

BAĞIMSIZ İLETİŞİM AĞIBağımsız İletişim Ağı (BİA) IPS İletişim Vakfı'nın çalışmalarının merkezinde yer alıyor. BİA, “bağımsız medya”nın güçlendirilmesi hedefiyle, 1997'den bu yana dört temel etkinlik alanı üzerinde gerçekleştirilen bir sürekli proje. Türkiye’de ve dünyada daha çok internet haber sitemiz bianet.org dolayısıyla yaygın olarak bilinse de, BİA günlük haber üretiminin ötesinde, iletişim sürecinin bütün uğraklarını dönüştürmeyi hedefliyor.

IPS İLETİŞİM VAKFIIPS İletişim Vakfı “İletişim ve kalkınma alanındaki projeleri gerçekleştirmek ve desteklemek” amacıyla 1993'te kuruldu. Vakıf etkinliklerini, yerel ve uluslararası kaynaklardan sağladığı hibe ve bağışlarla gerçekleştirdiği projeler üzerinden sürdürüyor.

BİA KİTAPLIĞIBİA Kitaplığı, Bağımsız İletişim Ağı’nın 2001-2009 arasında sürdürdüğü eğitim çalışmalarının ürünü olan “Habercinin Elkitabı“ dizisinden 5, “Hak Haberciliği” disizinden 4 kitabı; gazeteciler için kılavuzların yanısıra mesleğe adım atmaya hazırlananlara yönelik yayınları da kapsıyor. Kitaplık, Türkçe iletişim yazınında uluslararsı standartlarda üretilmiş, kimileri kendi alanlarında ilk olan öncü telif çalışmalardan oluşuyor.

BİZE ULAŞIN